DEPREMDE HAFIZAM KALDI (Hafıza Yazısı: 38 - İbrahim KILINÇ -Elbistan)

DEPREMDE HAFIZAM KALDI  (Hafıza Yazısı: 38 - İbrahim KILINÇ -Elbistan)
A- A+

DEPREMDE HAFIZAM KALDI

(Editör: Ali YALÇIN)

Hafıza Yazısı: 38

(İbrahim KILINÇ -Elbistan) 

DEPREM HAFIZAMDA KALDI

Her zamanki gibi sıradan bir gündü. Bir günün diğerinden pek farkının olmadığı monoton bir hayat yaşanıyordu. O günde insanlar günlük koşuşturmalarını yapmış, cümle zenginliği üç beş kelimeyi geçmeyen ev, araba ve hamasi muhabbetlere ya gece ya da yarın devam etmek üzere virgül koyarak evlerine dönmüşlerdi.
O günlerde Elbistan ve memleketin genelinde bir ev ve araba tutkusu peyda olmuş, insanlar ev ve arabadan başka bir şey düşünmez ve konuşmaz hale gelmişti. Gerçi memleketin ev ve araba sevdası yeni bir şey değildi. Yıllar önce İngiliz bir ekonomist, Türklerin eline para geçerse ya ev alır ya da araba demişti. Ayrıca ‘’Dünyada mekan, ahirette iman.’’ sözü de memleketin geleneksel tutumunu yansıtıyordu.
Memleketin ev ve araba zaafı iyi bilindiği için epey bir zamandır beton ve metal rantı operasyonlarına maruz kalıyordu. İnsanların evlerindeki ve ellerindeki kutucuklardan zihinleri işgal ediliyor, paralar evlere ve arabalara kanalize ediliyor, on yılda on bin müteahhit ve galericiler türüyor, tarım arazileri nehir kenarları demeden her tarafta beton kutucuklar yükseliyordu. Ülkeyi yönetenler, ülkeyi yönettiklerini zannederken içtikleri imar ve araba rantı şerbetiyle sarhoş oluyor. Şu Şelale evleri, bu Ab-ı Hayat Konutları, şu suv araçlar, bu dört çeker guadrolar insanların içini oyuyor, ağızlarını şapırdatıyordu.
Devlet bir taraftan tarım arazilerinin imara açılmasının, nehir kenarlarına binalar dikilmesinin yanlış olduğunu kamu spotlarıyla halka anlatırken birileri uzaydan gelip tarım arazilerini imara açıyor, nehir kenarlarına yüksek yüksek binalar dikiyor, şehirleri beton yığınına çeviriyordu. Yine tüm bunlar olurken ülkeyi yönetenler ülkeyi yönettiklerini zannediyordu.
Birileri uzaydan gelip tarım arazilerini imara açarken, nehir kenarlarına binalar dikerken bu durum ne devletin ne de toplumun umurunda değildi. Ne de olsa bunu yapan uzaylılardı. Ayrıca önemli olan para ve konfordu. Herkes al gülüm ver gülüm halinden memnun günü kurtardığını düşünüyordu. Kimse ekoloji yasalarının bir gün gelip devreye gireceğini hesap etmiyordu.
Bu yetmezmiş gibi bir de sanki şehirlerde sanayi, endüstri ve istihdam imkânları varmış gibi köylüler de bu kervana katılmış, üretimi bırakmış, varını yoğunu satmış bir apartman sevdasına kapılıp şehre taşınmıştı.
O günlerde Memlekette bir de kafe kültürü ile alışveriş mabetleri peyda olmuştu. Her alışveriş mabedinin içinde bilumum markalar, kafeler ve mağazalar yer alırken ayrıca kafeler ülkenin dört bir tarafına mantar gibi yayılmış, gözde cadde ve mekânlarda yerlerini almışlardı. İnsanların neredeyse tek sosyalleşme alanlarıydı buralar; insanların buralara takılmaktan başka kültürel, sosyal, sanatsal veya ideolojik faaliyetleri yoktu. Olanlar da ilgi görmüyordu. Kapitalizmin fikri, düşünceyi, sanatı, edebiyatı, dini ve ideolojiyi öldürmüş, insanları tüketim kölesine dönüştürmüştü. Varsa yoksa tüketimdi. Her şey tüketim üzerine kurulmuştu. İnsanlar adeta yarış halindeydi. Bu mekanlarda insanlar hak etmedikleri lüksü ve konforu yaşıyor, bu lüksü ve konforu sosyal medyada paylaşıyor, ayakları yerden kesiliyor, gerçeklikten kopuyordu. Kimse aşağıya bakmıyor, garibi yetimi yoksulu görmüyordu. Bu devran böyle
sürerken, her şeyin bir anda altüst olabileceği, düzenin bozulacağı hiç kimsenin aklına gelmiyordu. Yine tüm bunlar yaşanırken ve ülke neoliberal politikalarla tüketim kölesi haline getirilirken yöneticiler ülkeyi yönettiklerini zannediyorlardı.
Bu furyadan memleketin gençleri de nasibini almış. Memleketin gençleri için de özel kafe ve oyun salonları türemeye başlamıştı. Bu mekanlar gençlerin tüm vakitlerini burada heba etmeleri için tasarlanmıştı. Öyle de oluyor, gençler tıklım tıklım bu mekanları dolduruyor, gecenin ilerleyen saatlerine kadar burada vakitlerini heba ediyorlardı. Gençlerin bir suçu yoktu; onlara fikri, düşünceyi, kültürü, sanatı, edebiyatı okumayı, araştırmayı sevdirecek, kendini bu işlere adamış gönüllü kimseler de yoktu. Evet, devleti yönettiğini zannedenlerin maaşlı öğretmenleri vardı, ancak onlar da tıpkı devleti yönetenlerin devleti yönettiğini zannettiği gibi, onlar da öğretmenlik yaptıklarını zannediyorlardı.
Bu yüzden memlekette kimse gece on ikiden önce yatmazdı. Aydınlık medeniyetinin çocukları, karanlık medeniyetinin yaşam biçimine gark olmuş, güneşle birlikte hayata başlamanın bereketini unutmuştu.
Gece saat 04.17 idi. 7.7 şiddetinde bir zelzeleyle kalk borusu çaldı. Adeta insanları kan uykusunda yakalamıştı. "Kalkın ve uyanın!" sanki bir kıyamet provası gibiydi. Hemen çocuklarla birlikte bir odada toplandık. Oturma odasında eski nesil, arkası yüksek bir köşe takımı vardı. Hep birlikte köşe takımının ortasına çöktük. İlk depremin merkez üssü biz olmadığımız için olsa gerek, sallanma oranı yüksekti, ama yıkıcı ve kırıcı bir karakteri yok gibiydi. Ama öyle sallıyordu ki bizi, köşe takımıyla birlikte o duvardan o duvara savuruyordu. Bu arada avizeler kırılıyor, duvardaki tablolar ve saatler düşüyordu. Ve deprem devam ediyor, durmuyordu. Biz hep birlikte soğukkanlı kalmaya çalışırken, o devam ediyordu. 30, 40, 50, 60, 70, 80, 90 saniye sonra nihayet durdu. "Hadi çabuk, herkes kışlık kıyafetlerini giysin, tesise gidiyoruz."
Kısa ve hızlı bir hazırlıktan sonra merdivenden aşağıya son sürat inmeye başladık. 10. katta oturan ihtiyar bir karı-koca komşumuz vardı. Kadın dizlerindeki problem ve aşırı kilolarından dolayı merdivenden çok yavaş inebiliyordu. Bir an sırtıma almayı düşündüm, sonra kızım "Baba, senin fıtığın var. Ben teyzemin koluna girer, ona refakat ederim" dedi. Teyze, "Yavrum, biz yaşımızı yaşadık. Sizi beklemeyin" diyerek bizi göndermek istediler. Ama kızım onlarla kalmayı ve refakat etmeyi tercih etmişti. İyi de yapmıştı.
Aşağıya indiğimizde tüm komşular aşağıdaydı. Herkes çok korkmuş ve sarsılmış, kara kara düşünüyordu. Komşulara "Hadi tesise geçelim" dedim. Zaten tesis, eve 800 metre mesafedeydi. Onlarla birlikte tesise geçtik. Tesisimiz yaklaşık bin metrekare çelik yapı olduğu için depremde zarar görmemişti. Sobayı yaktık, oturduk. Vakit ilerlemiş, gün doğmuştu. Etrafta ne olup bitiyor diye hep kulağımız haberlerdeydi. Elbistan’da çok büyük bir hasar yoktu. Sadece üç bina yıkılmış, ancak enkaz altında kalan insanlar vardı. Sonra Hatay, Maraş, Malatya, Adıyaman'dan kara haberler gelmeye başladı. Durum çok vahim görünüyordu. Bu arada sık sık şiddetli sayılabilecek artçılar devam ediyordu. Biraz sakinleşip kendimize gelince, binayı yapan birlikte oturduğumuz mimar arkadaşı da alarak binayı incelemeye gittik. Bodrum, merdiven, kolon, kiriş, hepsini detaylı bir şekilde inceledik. Bina, bu kadar şiddetli bir depremi kusursuz atlatmıştı. Çizik yoktu. Sonra yönetici arkadaş dedi ki, komşulara
Whatsapp grubundan yazalım. ‘Binamızı inceledik, binamız sağlam, gelip oturmak isteyenlere duyurulur’ diye yazdık. Sonra binaya gidenler oldu. Bir kısmı köylerde imkanı olanlar köylere gitti. Bu arada öğle vakti olmuştu. Birkaç komşu ve akraba ile biz tesiste kalmıştık. Biraz dinleneyim diye bir köşeye oturmuştum, ama nafile. Merdivenden hızlı inmenin etkisiyle mi, yoksa soğuktan veya stresten mi bilmem, beni şiddetli bir fıtık ağrısı kıvrandırmaya başlamıştı. Ne yapsam, ne etsem geçmiyordu. Çocuklara, 'Bundan sonra olsa olsa artçılar olur. Ben eve gidiyorum, biraz sırt üstü uzanmam lazım' diye eve gittim. Çocukların pek gönlü olmamıştı. Sonra binada insan sesleri gelmeye başladı. Galiba komşulardan da eve dönenler vardı.
Saat 13.00 civarıydı. Halının üzerine battaniyeyi katlayıp sırt üstü uzandım. Amacım fıtığı biraz rahatlatmaktı. Aradan biraz zaman geçince duramadım. Çocukları aradım. Ben evde, onlar tesiste rahat edemiyorlardı. 'Bundan sonra olsa olsa artçılar olur. Siz de eve gelin, biraz dinlenirsiniz' dedim. Onlar da biraz gönüllü, gönülsüz geldiler. Çocuklarımdan küçük olanın, kendini sağlama almayı, işini sağlam yapmayı önceleyen bir karakteri vardı. 'Baba,' dedi. 'İkinci bir büyük deprem bekleniyor. İstersen tekrar tesise gidelim. Orası buradan daha güvenli. Orada kendimize bir düzen kurarız.' Ben de bunun üzerine anlaşıldı, burada kendimizi güvende hissedemeyeceksiniz, hadi o zaman hazırlanalım dedim.
Tam biz hazırlık yapmaya başlamıştık ki, merkez üstü Elbistan olan ikinci deprem başladı. Saat 13:30 gibiydi. Aman Allah’ım, ilk depreme hiç benzemiyordu. Şiddetli bir şekilde silkeliyor, çalkalıyor, sağa sola sallıyordu. Dolaplar, kitaplıklar, raflar kütür kütür devriliyordu. Depremin yıkıcı ve kırıcı bir karaktere sahip olduğu belliydi. Yine çocuklarla aynı odada buluşmuştuk, ama bu sefer hepimizde binanın yıkılacağına dair endişeler artmıştı. Birbirimizi sakinleştirmeye çalışırken, ben içten içe binenin hangi tarafa doğru yıkılabileceğini düşünüyor, bir taraftan da camdan Elbistan'a bakmaya çalışıyordum. Aman Allah'ım, Elbistan toz duman altındaydı. Sonra deprem durdu. Neyse ki ilk deprem kadar uzun sürmedi. Zaten o kadar sürseydi, hiçbir bina ayakta kalamazdı. Çok şükür bize ve komşularımıza bir şey olmamıştı, ama Elbistan'ın üstünü toz duman kaplaması hayra alamet değildi. Hemen hızlıca aşağıya indik ve yine komşularla tesisin yolunu tuttuk.
Tesise vardığımızda bir anda kalabalık artmaya başlamıştı. Tesisin olduğu bölge, hem depremden en az etkilenen bölge olduğu için, hem de insanların rahat hareket edebileceği geniş alanlar olduğu için yoğunluk artmaya başlamıştı. Depremle birlikte sanki ayarlanmış gibi aşırı soğukta gelmiş fiziki şartlar iyice zorlaşmıştı. Belliydi, imtihan ağır geçecekti. Sorumluluk almak ve dik durmak gerekiyordu. Çok deprem tecrübem olmasa da, Van-Erciş depreminin ikinci günü oradaydım, ama depremi yaşamamış biri olarak dışarıdan yardıma gitmek farklı, kendin yaşamak farklı bir şeydi. Böyle zamanlar zor zamanlardı. Herkes kendi başının derdine düşer, tam bir kaos yaşanırdı. İnsanlar muhakemesini ve muhazenesini kaybeder, oraya buraya savrulurdu. Bu normal bir durumdu, çünkü yaşananlar sıradan olaylar değildi.
Aşırı soğuklar, sanki depremi beklemiş, depremle birlikte kar kış kapıya dayanmıştı. Herkesin başını sokacak iyi-kötü bir barınağa ihtiyacı vardı. Herkes bir arayış ve çaba içerisindeydi, ama imkânlar çok sınırlıydı. Elektrik yok, su yok, yakıt yok, barınak yok. Akşam olmuş, hava
daha da soğumuştu. Barınma ihtiyacı en önemli ihtiyaç haline gelmişti. İnsanları zor bir gece bekliyordu. Bir karar vermem gerekiyordu.
Bin metrekare, çelik konstrüksiyon, zemini halı olan bir çocuk oyun ve aktivite merkezimiz vardı. Biraz çabayla insanların barınabileceği bir mekâna dönüştürülebilirdi. Hanım ve çocuklarla bir istişare yaptık. Burayı insanlara açmalıydık. Ancak açtığımız andan itibaren kendi dertlerimizi unutmamız ve insanlarla ilgilenmemiz gerekecekti. Hemen işe koyulduk. Bir taraftan ortamı hazırlamaya çalışırken, insanlar gelmeye başlamıştı bile. Duruma şöyle bir baktım. Bir plan yapmamız gerekiyordu. Yerimiz genişti, alabildiğimiz kadar ve yönetebileceğimiz kadar insan almalıydık. Önceliği yaşlılar ve çocuklu ailelere vermeye karar verdik ve işe koyulduk. Hemen bir soba kurduk. Allah'tan çocuk parkının ısıtması için epey bir meşe odunu almıştım. Odunluğun kilidi kırılmış, bir miktar odun alınmıştı. Çok zor zamanlar. İnsanlar zor durumda normal diye düşündüm ama odunu artık orada bırakamazdık. Hemen çoluk çocuk, kadın elbirliğiyle odunları çocuk parkına taşıdık. Depremin ilk akşamı çetin mücadele başlamıştı. İlk gece zor geçiyordu. Yaşlıları halka halka sobanın etrafına yerleştiriyorduk, ancak soba, koca mekanın ısıtmasına bir fayda sağlamıyordu. Çocuklar da kapalı mekan fobisi oluşmuştu. 'Acaba burada yıkılır mı?' diye endişe ediyorlardı. Onları softplay oyun gruplarının arasına, çelik bariyerlerin arasında güvende olacaklarını anlatarak ikna edip yerleştiriyor, ufak tefek oyun oynamalarına müsaade ederek işi çözüyordum. Anne babalar da zaten böyle bir yer buldukları için sürekli teşekkür edip minnettarlıklarını dile getiriyordu. İçimden dünya dua üzerine kurulu, bu günler bol bol dua alma günü. Rabbim, sen işimizi kolaylaştır diye dua ediyordum ve işimiz rast gidiyordu.
İlk gece ve ertesi gün, depoda kalan suyumuz ihtiyacımızı görmüştü. Hiç değilse insanların içini ısıtacak çay, çorba yapabiliyorduk. İlk gece yetişkinler olarak hiç uyumadık. Zaten battaniye falan da yoktu. Artçılar da sürekli devam ediyordu. Ertesi gün depremin boyutları ortaya çıkmıştı. Çok geniş bir coğrafyada çok büyük bir yıkıma sebep olmuştu. Devlet dahil herkes hazırlıksız yakalanmıştı. Çok büyük bir afet yaşanıyordu. İnsanlar kaderleriyle baş başa kalmışlardı. İlk saatler, ilk günler çok önemliydi ancak araç alet, edevat, makine hiçbir şey yok. İnsanlar enkaz altında kalan yakınlarına ulaşamıyor. Bir şeyler yapmak için çırpınıyor, ama ellerinden bir şey gelmiyordu.
Tesisi hanıma ve çocuklara bırakıp etrafı inceliyorum. Gördüklerime kalbim dayanmıyor. Her enkazın başında bir ateş, ateşle birlikte bir yürek yanıyor. Bilekler çaresiz, kalpler kızgın ve küskün. Kimisinin annesi, kimisinin yavrusu molozların altındayken bir şeyler yapamamak, yakınlarının ciğerlerini dağlıyor. Hava buz gibi, önlerinde yanan bir ateş. Çoğunun sırtında bir şey yok. Dönüp battaniye ayarlamaya çalışıyorum.
Depremi duyar duymaz, memleketin duyarlı insanları harekete geçiyor. Ülkenin her tarafından yardımlar yola çıkmıştı ancak trafik kargaşasından dolayı yollar sıkıntılıydı. Bizim bölgemize ilk battaniye yardımı, ikinci gün gece saat üçte ulaştı. Mekanımıza aldığımız insanlar, battaniye ihtiyaçlarının bir kısmını giderdiler.


Yağma


Kaos ve kriz dönemleri zor dönemlerdir. Bu dönemlerde toplumlar bir laboratuvara girer, test edilirler. Test sonuçları çıkar, ak koyun kara koyun belli olur. Kaos ve krizler, iyi insanların iyilik damarlarını, kötü insanların da kötülük damarlarını harekete geçirir. Bu hakikat bir gerçeklik olarak önümüzde duruyor ve yüzleşiyoruz. Kaosu da krizi de içinde yaşadığımız toplumla birlikte yaşıyoruz, hep birlikte sınanıyoruz. İnsanlık adına umudumuzun yeşerdiği anlar da oluyor, umudumuzun söndüğü anlar da. Bir taraftan iyi kalpler tek yürek olmuş, harıl harıl iyilik akıtırken bir taraftan yağmacılar ve talancılar kol geziyor, krizi fırsata çevirmeye çalışıyorlar.
Yanımızda çocuk parkına bitişik BİM mağazası var. Depremin ilk anından beri orada olduğumuz için yağmacılar geliyor, gidiyor. Cesaret edemiyorlar, ancak bu durum fazla sürmeyecek gibi görünüyor. BİM'in müdürünü arıyorum. "Mağazanın kapısını açsanız iyi olacak. Camı çerçeveyi indirirlerse çocuk parkını ısıtmak zorlaşacak. İçeriye bir yığın yaşlı, çoluk çocuk insan almışız. Müdür, "Yetkimiz yok" diye sorumluluk almıyor. "Bırak abi, ne yapacaklarsa yapsınlar" diyor.
Fazla sürmüyor üç tane şirret genç geliyor, ellerinde çekiç. "Gençler, gelin bir konuşalım" diyorum. Bir tanesi, mukavemet göstereceğimi anlayınca, "Abi sen ne diyorsun, millet aç" diye saldırıyor. Sıçrayıp bir yumruk atıyor, başımdaki şapkalı bere koruyor. Yer kar ve kaygan, birlikte düşüyoruz. Hemen etraftakiler koşup geliyorlar ve yağmacılar kaçıyorlar. O günü öyle atlatıyoruz. Ertesi gün yine birisi geliyor. Soruyorum, "Neye ihtiyacın var?" "Bebek bezi ve mamaya ihtiyacım var" diyor. "Camları kırmadan kapıyı açabilir misin?" diyorum. Açarım diyor, gidip arabadan bir alet getiriyor ve bir çırpıda kapıyı açıyor. Ondan sonra yağma başlıyor.
Çocuk parkının önünde derin düşüncelerle boşluğa dalıyorum. Etrafımda koşuşturan bir yığın insan var. Gözlerimi onlardan kaçırıyorum, görmek istemiyorum, kabullenemiyorum. "Ya Rabbi, ne oldu bu insanlara böyle? Gördüklerime inanamıyorum. İlk defa bir yağmaya şahit oluyor, utanıyorum. "Ya Rabbi, şu içinde yaşadığım topluma karşı kalbimi soğutma, umudumu kırma" diye yalvarıyorum. Sonra kızıyorum, "Neydi yani, her marketin başına iki asker diksen ve açsan kapısını, herkes ihtiyacı olanı alsın desen, insanları şeytanlarıyla baş başa bırakmasan da, bize de şu ıstırapları yaşatmasan." Devlet olmak nedir? Böyle zamanlarda doğru çözümler üretemeyeceksen, sen neden varsın ki? Hayıflanıyorum.


Çorbacı Amca


Depremin ikinci günüydü, bir gün önce kar yağmış, akşam hava ayaza dönmüş, ağaçlar zümhürü bağlamıştı. Mevsimin en soğuk günlerinden biriydi, soğuk adeta bıçak gibi kesiyordu. Kapı açılıp kapanırken bile içeri buz kesiliyordu. Karşımızdaki petrolün oto yıkama bölümünde, Kayseri'den gelen bir çorbacı amca vardı. Su tankeri, tüpü, ocağı, odunu hazırlıklı gelmişti, ama hava şartları çok zordu ve ortamı hiç korunaklı değildi. Bu şartlara bir adamın dayanması neredeyse imkânsızdı. Beremi, paltomu üstüme geçirip yanına gittim.
Nefesimizden doğalgaz bacası gibi buhar çıkıyordu. Amca, "Bu şartlarda burada hasta olursun, gel bizim oraya gidelim, hava normale dönünce gelirsin" dedim. "Ben burayı bırakırsam sistem donar, burada kalmalıyım" dedi. Bu çorbacı amca bir hafta boyunca çok zor şartlarda depremzedelere sıcak çorba yaptı. Yılmadı, vazgeçmedi. Geceleri genellikle ben nöbetçi kalıyordum. Camdan baktığımda, eğer sis yoksa amcayı görebiliyordum. Ateş yakıp ısınmaya çalışıyordu. Nasıl dayanıyordu, anlamaya çalışıyordum. Fiziken olacak iş değildi. Hava öyle böyle değildi. İnsanlar arabalarında hipotermi geçirirken, çorbacı amcanın tepesinde sadece çıplak bir trapez saç vardı. Anladım ve gördüm ki, çorbacı amcanın çelik gibi iradesi ve inancı vardı.
Bu arada Muştan gelen erdemli insanlar, içerinin kalabalığını görünce çok sayıda o yöreye ait tahinli çörek bıraktılar. 'Bu çörek dayanıklıdır, uzun süre bozulmaz' dediler. Elleri dert görmesin. Kahvaltıda birçok insana nasip oldu.


Yeniden Hayat Lokantası Şekilleniyor


Ömer ve Ömür Bey, öncülük ediyor, beraberinde bir yığın nefer bitişiğimizdeki paça konağını ayarlıyorlar. Hummalı bir çalışma var, bir an önce devreye almaya çalışıyorlar. Ömer Bey, "İsmi nasıl buldun?" diye soruyor. "Zamanın ruhuna uygun, insana moral veriyor," diyorum. Çalışmalar çok hızlı ilerliyor. Ömer ve Ömür Bey, gece gündüz sürekli başındalar. Günlük on bin kişiye yemek vermeyi planlıyorlar, beraberinde Yemen kahvesi ve çay. İnsanlar dört gözle bekliyor. Nihayet tabela asılıyor, çok kısa sürede büyük iş başarıyorlar. Ömürlerine ömür katıyorlar. Yeniden Hayat Lokantası önünde kaynarcaya kadar uzanan kuyruk, yeri geliyor ızgara, yeri geliyor döner bile yapıyorlar. Yeniden Hayat Lokantası, sadece insanların karnını doyurmuyor, onlara bir dertleşme, bir muhabbet ortamı da sağlıyor.


Antalya'dan Bir Nefes, Bir Işık Geliyor


Başlarında bir doktor ve bir öğretmen, beraberinde sekiz kişilik bir ekip, iyi bir hazırlık yapmışlar. İçine sevgi ve gönüllerini katmışlar, mazot, aydınlatma, ve şarj cihazları, gıda ve başka ihtiyaç ürünlerinden oluşan bir tır malzeme ve beraberinde bir panelvan. Hepsi bir görev adamı, genç, çalışkan, dinamikler. Uyku tulumlarıyla birlikte gelmişler, çocuk parkında onlara yer ayarlıyoruz, oturup tanışıyoruz, plan yapıyorlar. Soruyorlar, "Siz bu bölgeyi biliyorsunuz, ne yapalım, nasıl yapalım?" Tecrübeme dayanarak yönlendiriyorum. Gerçek ihtiyaç sahiplerini bulun, zor olan yerlere şuralara, şuralara gidin, dikkat edin, stokçulara düşmeyin diye hazırlanıp çıkıyorlar. Döndüklerinde mutlular, "Çok bereketli geçti," diye tekrar tekrar hazırlanıp panelvanı doldurup çıkıyorlar. Sadece yardım dağıtmıyorlar, hem insanlara dokunuyorlar, onlarla dertleşiyorlar, hem de ihtiyaçlarını not alıp hazırlanıp tekrar onlara dönüş yapıyorlar. Yardım çalışmaları çok titiz ve soğukkanlı ve planlı olmayı gerektirir. İmkânlar ve ihtiyaçlar sınırlıyken, istek ve arzular sınırsızdır. Sahaya çıkmadan gerçeği göremezsin, gerekirse insanların mutfağına kadar girmelisin. Arkadaşlar, yaptıkları işin bilincindeler. Birçok noktada yardımlarda kaos yaşanırken, burada işler düzenli ve planlı
gidiyor. Saha çalışması yaparken tüp ihtiyacını tespit ediyorlar. Hemen 500 adet tüp bağlantısı yaparak tekrar işe koyuluyorlar. Güzel haberlerle geliyor, insana dokunmanın sevincini yaşıyorlar. Ne güzel koştukça koşanlara, ne güzel hayra kavuşanlara.


Babacan Musa Bey


Zamanla Antalya ekibiyle muhabbet derinleştikçe, kalpler birleşiyor, dostluklar pekişiyordu. Samimiyet en güzel parolaydı ve bu onlardan bir nehir gibi akıyordu hepsi bir akan su gibi çağlıyordu. Sonra ayrılık vakti geliyordu. Çocukları götürelim, onlara orada bir ev ayarlayalım, onlara bir düzen kuralım, onlar bize emanet diyorlar. Haklılar, çocukların bir düzene ihtiyacı var. Büyüğün staj yapacak bir yere ihtiyacı olacak, küçük olanın da üniversite sınavına hazırlanması lazım. Gitmeleri gerekiyor. Ancak biz yanlarında olamayacağız. Burada bir sürü emanet insan var. Antalya'dan Dr. Musa Bey, evini açıyor bize. Çocuklar gidiyor, yerleşiyorlar. Musa Bey'i arıyor, teşekkür ediyorum. "Bize evinizi ve gönlünüzü açtınız. Hiç değilse müsaade edin, elektriğini, doğalgazını, suyunu ödeyeyim," diyorum. Musa Bey "Duymamış olayım." diyor. "Biz yapıyoruz da siz yapmıyor musunuz?" diyor. Bana bu konuyu bir daha açma fırsatı vermiyordu. Musa Bey sadece evini açmamış babacan bir edayla çocukları sahiplenmiş her yönüyle onları rahat ettirmek için hem ekonomik hem sosyal hiçbir fedakârlıktan kaçınmamıştı. Eşi ve geliniyle birlikte çocuklarımız için sıcak bir yuva olmuşlardı. Ben, eşim ve çocuklarım hala Musa Bey ve ailesini hayırla yâd etmeye devam ediyoruz. Onlara ne kadar teşekkür etsek az gelir.


Elektrik Geliyor


Tesisin yan tarafındaki yolun kenarında sırtında YEDAŞ yazan bir beyefendi telefonla konuşuyor. Akedaş’a yardıma gelen yetkililerden biri galiba diye düşünüyor. Telefonunu bitirmesini bekliyorum. Telefonu kapatıyor, beyefendi "Akedaş'ta yetkili misiniz?" diye soruyorum. "Buyurun, nasıl yardımcı olabilirim?" diyor. İki dakika benimle gelir misiniz, size bir yer göstereceğim diyorum. "Tabii, hay hay" dedi ve düştü peşime. Çocuk parkına girdik. Çocuk parkımızın girişi dar, ilerleyince genişliyordu. Biraz ilerleyince kalabalığı gördü. Beyefendi "Siz ne yapmışsınız böyle?" dedi. "Ben yapmak zorundaydık" dedim. "Peki, benden ne istiyorsunuz?" dedi. "Biz Akedaş'ın sınır komşuyuz. Sizin yanınızdaki yüzme havuzu da bu tesise ait. Biraz zorlasanız bize elektrik verebilirsiniz diye düşünüyorum" dedim. Beyefendi "Bu akşama kadar ya size elektrik vereceğim, ya da jeneratör göndereceğim" dedi. Gitti, adam gibi adammış. Akşama doğru elektrikler geldi. Şimdi artık işimiz biraz daha kolaydı. Çocuk parkının iki adet 24 kW elektrikli roburu vardı. Onları hemen devreye aldık. Artık ısınma problemimiz çözülmüştü. Akşamın ilerleyen saatlerinde telefonum çalıyor. Eşim arıyor. "Akedaş görevlileri buraya bir jeneratör getirdiler, seni çağırıyorlar" dedi. Ben müsait değilim, arkadaşlara teşekkür et. Elektriğin geldiğini söyle, başka ihtiyacı olan yere götürsünler. Adam işi garantiye almak için bir de jeneratör göndermiş. Böyle duyarlı insanlara selam olsun, diyorum.


Melek Yüzlü Dilara


Vakit ikindi vaktiydi, gündüz olmasına rağmen hava buz gibi soğuktu. Poyraz sert esiyor, soğuk insanın iliklerine kadar işliyor ve adeta elini yüzünü kavuruyordu. Etrafı gözden geçirip tesise giderken, hemen bitişiğimizdeki Yeniden Hayat Lokantası'nın önünden geçiyorum. Birkaç kişiyle birlikte genç bir hanımefendi varilin içinde yanan, ancak kendisine bile hayrı olmayan ateşte ısınmaya çalışıyor. Soğuktan elleri ve yanakları kıpkırmızı olmuş, buradan olmadığı her halinden belli. Belli ki yardım gönüllüsü olarak gelmiş, hoş geldiniz diyor, kendimi tanıtıyorum, "Ben burayla ilgileniyorum, bir ihtiyacınız olursa yan taraftaki çocuk parkındayım" diyorum.
Sonra muhabbet biraz ilerliyor. Nereden geldiniz, hangi rüzgar sizi buraya attı diye soruyorum. Melek yüzlü Dilara cevaplıyor, "Abi, biz eşimle yeni evlendik, Bolu'da kamp organizasyonu işi yapıyoruz. Depremin olduğu günün akşamı eşimle konuştuk. Biz böyle bir zamanda o insanların yanında olmayacaksak, ne zaman olacağız dedik ve hemen hazırlanıp çıktık." Dilara’nın dilinden dökülenler, dışarısı eksi elli derece olsa bile insanın içini kor ateşe çevirirdi. Dilara'yla biraz dertleştikten sonra, "Hadi gel çocuk parkına gidelim, seni oradaki ailelerle tanıştırayım, hem biraz ısınırsın" dedim. Dilara düştü peşime geldi. Dilara herkes için bir ilham kaynağıydı. O kadar masum ve temiz bir duruşu vardı ki hiçbir şey konuşmasa bile içinin temizliği ve samimiyeti çehresine yansıyordu. İstiyordum ki öyküsünü onlar da dinlesin, o samimiyeti onlar da görsün. "Biz böyle bir zamanda o insanların yanında olmayacağız da ne zaman olacağız?" Melek yüzlü Dilara, genç bir hanımefendiydi, sosyal sorumluluk bilinciyle adanmışlık ve fedakârlık timsaliydi. Yeniden Hayat Lokantasında masaları sildi, çöpleri döktü, etrafı temizledi. Bir hafta boyunca canhıraş çalıştı, hepimizin içine bir yürek izi bıraktı. Gitti, öyle ya hayatta kimi insanlar vardır ayak izi bırakır gider, kimi insanlarda vardır yürek izi bırakır gider. Dilara da içimize bir yürek izi bırakıp gidenlerdendi. Ona söz verdim, bu yürek izini takip edecek, ziyaretine gidecektim.
Hayıflanıyor ve kederleniyorum. Dilara gibi gencecik bir hanımefendi, "Böyle bir zamanda biz o insanların yanında olmayacağız da ne zaman olacağız?" diye işini gücünü bırakıp buraya yardıma koşarken, bizim insanımız ne yapıyordu? Böyle mazereti olmadığı halde, nasıl memleketi terk edebiliyordu? Faydası dokunacağı hiç mi konusu komşusu, mahallesi, eşi, dostu, akrabası yoktu? Vefa, İstanbul'un bir semtinden mi ibaretti, yoksa konfor insanları mı zehirlemişti? Düşünmek acı veriyordu, ama düşünmek insan olmanın gereğiydi.


Kahveci Mehmet


Tesisin önüne farklı bir karakteri olan bir araba yaklaşıyor. Üzerinde "Espresso Kahve" yazıyor. Almanların dar sokaklara girebilmesi için tasarlayıp ürettiği dıvrak ve oturaklı bir itfaiye aracı gibi dikkatimi çekiyor. Yanına yaklaşıyorum. "Hoş geldin kardeş," uzun boylu, nazik ve kibar bir arkadaş. "Nereden geliyorsun? İstanbul'dan diyor. "Tek başına mı?" diyorum. "Evet, abi," diyor. Bana "Öykünü anlatır mısın?" diyorum. Anlatıyor: "Deprem oldu, o gece uyuyamadım. Arkadaşlarıma, 'Ben gideceğim, duramıyorum,' dedim. 'Biraz bekle, biz de bir hazırlık yapalım, birlikte çıkalım,' dediler. 'Abi, siz arkadan gelirsiniz, ben
dayanamıyorum.' Hazırlığımı yaptım, çıkacağım dedim." "Nasıl geldin tek başına, zor olmadı mı?" diye soruyorum. "Hiç sorma abi, Kayseri'de navigasyon yanılttı, Develi yoluna saptım. Araba ağır yükü de var, hararet yaptı, biraz zorlandım. Ayağına, yüreğine sağlık yiğidim. İnsanlar kahve almaya geliyor, ben buralardayım sonra görüşürüz." Sonra Mehmet, kahve içmeye çağırıyor. Hava soğuk, ama kahve ve muhabbet içimizi ısıtıyor. "Ne güzel düşünmüşsün, farklı bir hizmet getirmişsin. Eline sağlık," diyorum. "Abi," diyor, "ben kahveciyim, deprem oldu, gözüme uyku girmiyor. Duramıyorum ya dedim, bende gider insanlara sıcak kahve ikram ederim. Hem bu kahve, saf çekirdekten, insanı uyanık ve zinde tutar. Arada bir arama kurtarma faaliyeti yürüten ekiplere gidiyor, onlara ikram ediyorum. Kahve onlara iyi geliyor. Sonra da kalabalık olduğu için buraya geliyorum. Arabanın içini inceliyorum: torba torba kahve çekirdeği, kahve makinesi ve bir yatak. Mehmet kardeş, "Arabada mı yatıyorsun?" diyorum. "Evet abi, zaten dün geldim." "Olmaz kardeş, bizim oraya gel, hava çok soğuk, üşütürsün. Ayrıca araba dar, ayaklarını bile uzatamazsın. Abi, zahmet olmak istemem, zaten bir sürü badire atlatmışsınız, ben burada idare ederim." "Olmaz kardeş, zahmet olmaz. Sen o kadar yoldan bizim için gelmişsin, seni almadan gitmem. Bak, gel, gidelim. Yeri sana göstereyim. Bize zahmet olmazsın, hem sabah kahvaltıyı birlikte yaparız." Birlikte çocuk parkına gidiyoruz. Ortamı görünce ikna oluyor. "Burada olduğun sürece seni bekliyorum. Kahveni dağıt gel. Hem akşam sobanın başında çay demler, muhabbet ederiz."
Mehmet kardeş aslen Diyarbakırlı İstanbulda kahvecilik yapan bir arkadaştı, Gözü gönlü bol mert biriydi. Bir hafta burada kaldıktan sonra biraz da Maraş ve Hataya uğrayayım diyerek gönlümüzde taht kurup gitti.


Ateş Parçası Sinan Bey


Akşam yaklaşıyor, hava kararıyor. Herkes bir telaş bir belirsizlik içinde. Tesisin önünde bir hanımefendi ve yanında yaşlı annesi. "Buralarda başımızı sokacak bir yer yok mu? Kocam AFAD görevlisi, ben can kurtarmaya gidiyorum. Siz başınızın çaresine bakın," dedi ve gitti. Bir dakika, bana müsaade edin, bir çözüm bulmaya çalışacağım dedim ve çocuk parkına yöneldim. İçerisi çok kalabalıktı, eşimin de işi iyice zorlaşmıştı. Kısa bir istişareden sonra, bu aileyi de almaya karar verdik. Anne ve kızı tam bir hanımefendiydi, çok kibar ve naiftiler. Tanıştık. Ayşe teyze ve kızı buralıymış. Damatları Sinan Bey de Rizeli, Bodrum'da yaşıyorlarmış. Bir yakınları vefat etmiş, cenaze için gelmişler. Burada depreme yakalanmışlar. Deprem hüzünlerine hüzün katmıştı, ama metanetleri yerindeydi. Onlara bir yer ayarladık. Sinan Bey de gelirse burada yatsın, dinlensin. Tabii, Sinan Bey gelirse ilk bir iki gece hiç gelmedi ya da geldiyse bir iki saat. Ben görmedim. Sonra geldi, tanıştık. Tam bir beyefendi, bir cengaver, bir ateş parçası. Azimli, kararlı ve duyarlı biriydi. Zaten böyle durumlarda ancak böyle insanlar akıp gelebiliyor. Konforundan vazgeçmek her yiğidin harcı olmuyordu. Bir defasında, Sinan Bey gecenin ilerleyen saatlerinde arama kurtarma faaliyetlerinden yorgun ve uykusuz bir şekilde gelmişti. Uykusuz olduğu her halinden belli; gözleri kan çanağına dönmüştü. Tam dinlenmek üzere uzanmışken tekrar kalktı, çizmelerini ve yağmurluğunu giydi. "Hayırdır Sinan Bey?" dedim. Arkadaşlar enkazdan bir sinyal
almışlar, gitmeliyim dedi ve gitti. Ancak kolay gelsin diyebildim, artık ne zaman gelir bilinmez.
Bu arada, Ayşe teyze de bir şey dikkatimi çekiyor. Ne ikram edersek edelim nazikçe geri çeviriyor, ya da ucundan bir lokma bir şey alıyor. Neredeyse su bile içmiyor, hiçbir şey tüketmiyor. Önce cenazesi var yasta mı acaba diye düşündüm, sonra lavabolar tıkalı, ondan mı ince düşünceli diye düşündüm.
Sabah olmuş, yeni bir gün başlamıştı. Bir ara baktım, Sinan Bey'in eşi de sosyal sorumluluk üstlenmiş, geçirmiş sırtına bir yardım kuruluşunun yeleğini. İnsanlara yardım ediyor, ne güzel diyorum. İnsanlar ayağa kalkıyor, Aradan birkaç gün geçmiş Sinan bey insanlık görevini tamamlamıştı artık ayrılık vaktiydi, çok kısa bir zamanda aramızda kocaman bir dostluk biriktirmiştik. Vedalaşmak zor oldu otogara götürüp yolcu ediyorum. Kucaklaşıyoruz seni Bodrum’a mutlaka bekliyorum diyor, inşallah diyorum.


Biz Bir Aileyiz


Bu arada içerisi kalabalıklaştıkça yönetilmesi de zorlaşıyordu. Özellikle tuvaletlerin adabına uygun kullanılmaması ve peçete atılıp tıkanmasıyla ilgili sık sık sorun yaşıyorduk. Suyumuz vardı, Pınarbaşı’ndan bidonlarla su getirebiliyorduk, ama tıkanan tuvaleti açmak zor oluyordu. Biz bir aileyiz, işletmemiz de bir aile işletmesi. Hep birlikte mücadele ediyoruz. Kapıdan giren herkes bizim misafirimiz. Yükün çoğu eşimin üzerinde ama çocuklarım da ellerinden geleni yapıyorlar. Büyük kızım psikolojik danışman. Çocuklarla ve yaşlılarla çok güzel ilgileniyor, onlara psikolojik destek veriyor. İşin gerçeği herkes beni biliyor ama eşim, hayat arkadaşım, yoldaşım Hatice Hanım’ın sahiplenmesi ve arkamızı toplaması olmasa bu işlerin altından kalkmam pek mümkün değildi.


Behlüldane


Telefonum çalıyor, açsam bile kalabalıktan konuşma şansım yok. Dışarı çıkıyorum, tekrar çalıyor. Tanıdık bir numara değil, ama açıyorum. "İbrahim abi, ben Antalya'dan Behlül. Hatırladın mı?" diyor. Evet, hatırladım. On yıl önce, sadece telefonla yüz yüze görüşüp tanışmadan ikinci el şezlong aldığımız arkadaş. "Abi, çok geçmiş olsun. Yapabileceğim bir şey var mı?" diyor. Teşekkür ediyorum, ısrar ediyor. "İlla bir şey yapmak istiyor." Hala eski işi mi yaptığını soruyorum. "Yok abi, o işi bıraktım. Şimdi odun işi yapıyorum. Bir tır odun göndersem nasıl olur?" diyor. "Olur, hem de çok iyi olur," diyorum. İçim içime sığmıyor, duygulanıyorum. Behlül'le hiç birbirimizi görmemiştik. Tanışıklığımız on yıl öncesine, telefonla güvene dayalı yaptığımız bir ticarete dayanıyordu. Behlül tam bir Behlüldane gibi davranıyordu. Tanışmasak da görüşmesek de kalpten kalbe giden bir yol var diyordu.


Kusura Bakma Kardeş


Tesisin önünde bir yardım gönüllüsü, kamyonun üstünde insanların talebine yetişmeye çalışıyor. İnsanlar sabırsız ve aceleci; herkes hep birlikte adama sesini duyurmaya çalışıyor. Adamcağız zorlanıyor, yüksek sesle "Sizi anlamıyorum, ben bu malzemeleri size dağıtmaya getirdim. Biraz sabırlı olup tek tek ne istediğimizi söylerseniz, daha iyi yardımcı olabilirim" diyor. Kenarda az gelişmiş, kaba saba bir adam el-kol hareketleri yaparak yardım gönüllüsünü ne bağırıyorsun diye azarlıyor. "Ben kendime hakim olamıyorum, terbiyesizlik yapma. Hadi git şuradan, hadi, hadi uzaklaş" diyorum. Adam beni tanıyor, sokrana sokrana uzaklaşıyor. Yardım gönüllüsüne dönüp "Kusurumuza bakma, kardeş" diyorum.


Emanet Baba Alıyorum


Allah hiçbir evladı anne ile baba arasında tercih yapma durumunda bırakmasın. Genç bir esnaf arkadaş, epey bir süredir tanıdığım birisi, çocuk parkına gelmiş. Bana ulaşmaya çalışıyor, sesleniyor. "İbrahim abi, müsait misin? İki dakika görüşebilir miyiz?" diyor. Çok yoğun olduğum bir vakit, tam bir kargaşa. O da durumumu görüyor, bekliyor. Ben olur işareti yapıyorum, bekliyor. İşleri yoluna koyup çıkıyorum. "Hoş geldin yiğidim, geçmiş olsun. Durum nasıl?" Hiç sorma abi, dükkan da ev de gitti. Canımızı zor kurtardık buna şükür. "Söyle yiğidim, derdin nedir, nasıl yardımcı olabilirim?" "Abi, nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum. Yanına geldim, İbrahim abi, halimden anlar diye. Evet, seni dinliyorum. "Abi biliyorsun, benim annemle babam ayrı, iki arada bir derede kaldım. İkisi de çok inatlaşıyor. O diyor ki, eğer onunlaysan, beni unut. Yok, benimleysen onu unut. Ne yapacağımı şaşırdım. Düşündüm ki, babamı İbrahim abiye emanet edeyim. Annemi dışarıya götürüp işleri yoluna koyunca gelir, alırım. Ne olur abi, bana bir yardımcı olsan. Hadi git, babanı al, gel. Ona bir yer ayarlayalım, sen gelene kadar ben babana göz kulak olurum." Yalnız çok uzatma ha, boynuma sarılıyor, bırakmıyor. "Hadi, hadi git" diyor. Gönderiyorum. Amca geliyor, mülayim ve çekingen. "İbrahim Bey, Ben size hiç yük olmam, elim kolum sağlam elhamdülillah." Tebessüm ediyorum. İlahi amca, ne yükü ya hu, gel hele, gel. Amcaya bir yer ayarlıyoruz.
Ülkemin fedakâr insanları gelmeye devam ediyor. Bir taraftan soba indiriyor, bir taraftan da dertleşiyoruz. Kayseri'den gelmiş içten ve samimi bir arkadaş, dert ortağımız oluyor. İçeriye çaya çağırıyorum. İçerideki aileleri görünce, "Abi, iki aileyi misafir edebilirim. Bir yıl boyunca tüm masraflarını karşılarım" diyor. İki aileyle görüşüyoruz, ikna oluyorlar. Sarılıp kucaklaşıp vedalaşıyoruz. "Abi, hakkını ödeyemeyiz. Hakkını helal et. Ne hakkı kardeşim, helal olsun. Sen olsan, sende aynısını yapardın."
Sonra Kırşehir, Yozgat, Ankara üç-dört aile daha gönderiyoruz.


Duş Almak Ne Güzel Bir Nimetmiş
Tesisimizin bünyesinde çocuk parkına bitişik bir halı sahamız var. Hacı isminde bir arkadaşa kiralamışız. İki kardeş birlikte işletiyorlar. İki evleri var, biri enkaz, diğeri ağır hasarlı. Aileleri ve akrabalarıyla birlikte bizimle çocuk parkında kalıyorlar. Hacı; genç, dinamik ve ahlaklı bir delikanlı. Nerede ne iş olsa koşturuyor, nerede sıkışsam elim ayağım oluyor. Hacı etrafında çok sevilen bir arkadaş, Bir dost canlısı ve yardımsever. İbrahim abi, halı sahanın duşlarını nasıl yapalım diye soruyor. Halka açması yönünde teşvik ediyorum. Çok büyük bir ihtiyaç var, sorumluluk almanın tam vakti "Bak, dışarıdan bir sürü yardım için insan geliyor. Askeri var, AFAD görevlisi var. Onlar için de iyi olur" diyorum. Halı sahanın dört adet soyunma odası var, her birinde üç adet duş bulunuyor. Duşların halka açılması gerektiğinin o da farkında. Su tesisatını don vurmuş, tamir ettirip bir an önce açmalıyız. Sağ olsun, su tesisatçısı arkadaşımız yardımcı oluyor, duşları devreye alıyoruz. Depremin onuncu günü duşa giriyorum. "Ya Rabbi, duş almak ne kadar güzel bir nimetmiş" diye düşünüyorum. Sürekli ulaştığımız bir imkan olduğundan farkında değilmişiz. Şimdi her duşa girdiğimde o anı hatırlıyor, Rabbime verdiği nimetlerden dolayı şükrediyorum. Hacı kardeş her gün öğleden sonra kaloriferi yakıyor, duşları hizmete açıyor. Akın akın geliyor insanlar. "Ya, bu çok iyi oldu. Ne güzel ettin be Hacı. Oh be, hayat varmış. Az daha kokacaktım. Allah senden razı olsun. Allah, ne muradın varsa versin. Teşekkürler" havada uçuşuyor.


Şu Ana Kadar Aldığım En Güzel Hediye


Sanayide kaportacı Yusuf arkadaşıma İstanbul’dan dört koli Kuran-ı Kerim göndermişler. Arkadaşımın aklına ben gelmişim. İbrahim abiye bunları götürürsem, o değerlendirir diye düşünmüş. Kolileri getirdi, çocuk parkının önüne bir masa çıkartıp üzerine Kur’an’ları dizdik. Beş dakika içinde tükenivermişti. Bu arada Antalya’dan yardım için gelen Dr. Mehmet Bey de sürekli arıyor, durumu soruyor, ihtiyaç olup olmadığını merak ediyordu. Ona bir Kur’an sergisi ve dağıtımı çalışması yapılabileceğini, ayrıca çocuklara yönelik masal ve hikaye kitapları da dağıtılabileceğini bir gün önce yaşadığım bir tecrübe ile anlattım. İnsanların bir kısmı enkazdan çıkmış, önemli bir kısmı da evlerine giremiyor ve bir şeyler alamıyorlardı. Gıda ve barınma ihtiyaçları belirli oranlarda gideriliyordu, ama ruhsal ihtiyaçları da karşılanmalıydı. Mehmet Bey hemen bir çalışma başlattı, hızlı bir şekilde hazırlık yaparak yaklaşık iki bin Kuran-ı Kerim ve çocuklara yönelik kitaplarla birlikte eşi Hatice Hanım’ı da yanına alarak geldi. Hatice Hanım’ın çocuklara yönelik kukla gösterisi, yüz boyama ve çocuklara masallar gibi özgün çalışmaları vardı. Çocuk parkının önünü hazırladık. Bir taraftan Hatice Hanım çocuklara yönelik etkinlik yaparken, bir taraftan da biz Kur’an sergisini organize ediyorduk. Çok yoğun bir ilgi vardı. Üç gün bereketli bir çalışma oldu. Bu süre içinde Mehmet Bey ve eşi Hatice Hanım konteyner kentini gezip Kuran dağıtmışlardı. Mehmet Bey, orada yaşadığı bir olaydan çok etkilendiğini söylüyordu. Bu olay, yaptığımız çalışmanın adeta özeti gibiydi. Bir hanımefendi, kendisine hediye edilen Kuran-ı Kerimi aldığında ağzından şu cümleler dökülmüştü: "ŞU ANA KADAR ALDIĞIM EN GÜZEL HEDİYE BU."
Mehmet Bey ve arkadaşları bundan sonra da ilgi ve alakalarını hiç kesmediler. En son Aşure haftasıydı, Aşure günü muhabbet vesilesiyle çocuk parkının önünde üç bin kişilik bir Aşure etkinliği düzenlediler. Arkadaşlarıyla birlikte coşkuyla çalıştılar, etraflarına sevgi ve muhabbet yaydılar. İnsanların ağızlarını ve gönüllerini tatlandırdılar ve arkalarında hoş bir seda bırakarak gittiler.
Ne güzel koşanlara,
koştukça coşanlara,
bir yüreğe konup
bir kalbe dokunanlara,
selam olsun onlara…
Sevgili dostlar, sizlere depremle ilgili anlatacak çok fazla anım var, çok şey yaşadım ve gördüm ancak sizi yormak istemiyor, bu kadarıyla yetinmek istiyorum. Bu vesile ile tüm dostlara ve ülkemin tüm erdemli insanlarına canı gönülden teşekkür eder selam, şifa ve başarılar dilerim. Allah’a emanet olun…
 

İbrahim KILINÇ
Elbistan / Kahramanmaraş
Ocak 2024

Kubbedagi.com'da yayınlanan haberler kendi haber merkezi veya haber paylaşımı yaptığı müstakil diğer haber sitelerinin haberleridir. Bu nedenle Pütürge-Doğanyol Eğitim Vakfı kaynaklı haberlerin dışında diğer haberlerin alınıp başka sitelerde yayınlanmasına kesinlikle izin yoktur.

Yorum yazın

Yorum yazmalısınız
İsim yazmalısınız
Doğru bir email yazmalısınız
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır.

1 yorum yapılmış

  • İbrahim Gövcecik (1 ay önce)
    Sayın Kılınç, yazınızı soluksuz ama gözyaşlarıyla okudum. Elinize sağlık. Biz uzakta, sıcak yuvalarımızda tv karşısında ne kadar rahat izlemişiz ajansları... depremden 45 gün sonra , birinci katı yıkılan müstakil evimden, anısı olan biraz eşya almak için geldim Elbistan’a. Acıyı sadece yıkılan evimle tatmış olsam da yıkımı görünce yaşadıklarınızı tahayyül edebildim. Allah gayretinizi ecrinize saysın, kabul eylesin. Ailenizden ve sizden razı olsun. Allah kötüleri ve fırsatçıları azaltırken, sizlerin sayılarınızı binlere katlasın. Saygıyla selamlıyorum. İbrahim Gövcecik, Hollanda
    0
    0
    Yanıtla
Çok okunanlar